EKİM’DE TANIDIM, MART’TA YENİDEN AŞIK OLDUM: KOPENHAG
Arkadaşlar Kopenhag gezisi inanır mısınız bize de sürpriz oldu. Aslında önce sadece Stockholme gidecektik. Ama sonra dedik ki oraya kadar gidiyoruz gitmişken niye Kopenhag’a gitmeyelim. İnanılmaz müthiş bi zeka 🙂 Stockholm için kampanyadan aldığımız biletler ara uçuşlarla falan bize baya pahalıya patladı. Bi de bu yetmezmiş gibi ben Mart ayında bi daha gittim. Sonra diyorum ki bu kredi kartım niye böyle oldu. 6 ayda iki kere İskandinav ülkelerine gidilir mi benim canım kendim. Sadece Kopenhag değil. 2. gezimde bi de kuzey ışıkları rotası ekledim. Çünkü neden eklemeyeyim. İşte insanın zaman zaman beyni çalışmayabiliyor.
Neyse gezimize gelelim. Havalimanında indikten sonar ben hemen gümrükten geçtim ama bilin bakalım neden çünkü bulgar pasaportu. Canım arkadaşlarımı beklerken valizleri falan aldım. Geldiler reels için videolar çektik İkinci gidişimizde ise arabanın anahtarını uçakta düşürmüşüz neyse ki hemen farkettik. Sora sora bi yerler bulduk ve bi şekilde anahtara ulaştık. Yoksa tatil zehir olurdu. Neyse şehir merkezine trenle iniyorsunuz, 15 dakika falan sürüyor. Kırmızı kiosklardan şehir merkezine gidiş biletini alabiliyorsunuz. 40DKK Ücreti. Biz 24 saat geçerli olan biletten aldık ki ertesi günde kullanabildik. Gittiğim her yerde varsa mutlaka orda kaldığım fiyat-performans ve konum otelimiz olan Meininger otelde kaldık iki gidişimde de. Keşke bana sponsor olsa canım otelim. Merkez tren istasyonundan inince yürüyerek 2 dakikada otele vardık. Bir de şu var: kuzey ülkesi deyince kafamda hep gri ve yağmurlu bir hava canlanıyordu ama hava resmen güzeldi, ben de şaşırdım açıkçası.

Şehre iner inmez, otele gitmeden önce bir kahveye ihtiyacımız vardı. Bu yüzden ilk durağımız Orsa Kafe oldu. Elimizde sıcak kahvelerle şehri ilk kez öylece izlemek güzel bir başlangıçtı, tavsiye ederim, otele gitmeden önce oturup biraz nefes almak insanı toparlıyor.
İlk gidişimde odaya girer girmez ilk şokumu yaşadım. Oda o kadar küçüktü ki. Tamam İskandinav ülkelerinde odalar hep küçük oluyor biliyorum ama beraber gittiğimiz iki arkadaşımızın odası bizimkinden bariz daha büyüktü. Bu nasıl adalet diyerek pijamalarımla resepsiyona indim, oda değişikliği istedim, değiştirdiler de. Bazen insan hakkını aramayı bilmeli arkadaşlar 🙂 Beni tanımış olmalılar ki ikinci gidişimizde kocaman oda verdiler
Toparlanıp 16.00 gibi çıktık, otelden beş dakika yürüyüp Coffee First‘e girdik, ikinci kahvemizi de orada içtik, günün bu kadar erken saatinde iki kahve fazla oldu mu bilmiyorum ama gezerken kahvesiz olmuyor. Oradan yürürken Kopenhag Belediye Sarayı‘nın (Rådhus) önünden geçtik ve dedik ki turistiz neden içine girmeyelim 🙂 tam o sırada bir düğün töreniyle karşılaştık, gelin damat nikahlarının kıyılmasını beklerken aşırı heyecanlılardı. Bilin bakalım o nikah kimin değili? BENİM… Biz de öylece durup bu tesadüfi ama çok tatlı anı izledik. Danimarka’da belediye nikahları oldukça yaygın, hatta binanın kendisi de 1905’te tamamlanmış, kırmızı tuğlalı, gösterişli bir yapı, önünden geçerken görmemek elde değil zaten.
Yürüyüşümüz bizi Magstræde‘ye, şehrin en eski caddelerinden birine götürdü. Dar sokaklar, alçak ve renkli ahşap evler, bazıları 1700’lerden kalma, Kopenhag’ın büyük yangınlardan kurtulabilmiş nadir köşelerinden biri burası, gerçekten zamanda geriye gitmiş gibi hissettim.

Oradan Nyhavn‘a yöneldik. Burası hakkında biraz bilgi vereyim çünkü sadece kartpostal manzarası değil aslında: Kanal 1670-1673 yılları arasında Kral Christian V döneminde kazılmış, amacı denizden doğrudan şehir merkezine, Kongens Nytorv meydanına ulaşım sağlamakmış. Eskiden burası denizcilerin, meyhanelerin ve hatta kötü şöhretli eğlence hayatının merkeziymiş, hiç de bugünkü şirin hali gibi değilmiş yani. Hans Christian Andersen da tam 18 yıl boyunca Nyhavn’da, üç farklı evde yaşamış, hatta ilk masallarını da burada, 20 numaralı evde yazmış. Rengarenk cepheler gün batımının ışığıyla buluşunca gerçekten büyüleyici bir manzara oluyor, boşuna herkesin fotoğrafını çekmediğini anladım. Bir de burada komik bir anımız oldu: kanal kenarında oturup bira almıştık, bir yudum içince fark ettik ki elimizdeki alkolsüz biraymış, menüyü yanlış okumuşuz, saolsunlar geri de almadılar çok misafirperverler 🙂




Akşamüzeri Nyboder‘e uğradık, 17. yüzyılda Kral Christian IV tarafından deniz kuvvetleri personeli için yaptırılmış, sarı boyalı, sıra sıra dizilmiş minicik evlerden oluşan bir mahalle, şehrin en eski işçi konutu örneklerinden biri sayılıyor. Karnımız acıkınca Gassoline Grill‘e girdik. Hamburgeri güzeldi ama abartmayayım, daha iyilerini yemişliğim var, yine de gidilecek bir yer, özellikle hızlı ve pratik bir seçenek arıyorsanız. Günü otelimizin yakınında yer alan hiçte turistik olmayan çok tatlı bir bar olan Jernbanecafeen ‘de kapattık. Gittikten sonra teşekkürlerinizi iletirsiniz.

İkinci gün iki ziyaretimde de erken başladı erkenden Mad Café‘de kahvaltı ettik. Bi kaç şubesi var. Ben her iki gidişimde de vesterbro şubesine gittim. Buraya gidip kahvaltı etmeyen gerçekten pişman olur. Listenizin en tepesine yazın. Bi günde Hart kahvaltı için güzel seçenek aklınızda olsun. İkinci gittiğimizdeki Hart kafenin konumunu koydum çünkü oturacak yer vardı 🙂 Ve müze turumuz başlıyor. Ny Carlsberg Glyptotek‘e gittik ve itiraf edeyim, buradan çıkmak istemedim. Bira devi Carlsberg’in kurucusunun oğlu Carl Jacobsen’in koleksiyon tutkusuyla kurduğu bu müze, antik Mısır ve Roma eserlerinden 19. yüzyıl Fransız sanatına kadar inanılmaz bir yelpazeye sahip. Auguste Rodin’in Fransa dışındaki en büyük koleksiyonlarından biri burada, meşhur “Düşünen Adam” heykeli de dahil. Paul Gauguin’in Tahiti dönemine ait 40’tan fazla eseri, Edgar Degas’nın tüm bale dansçısı bronzları burada sergileniyor. Ama binanın kalbi sanırım cam kubbeli Kış Bahçesi, palmiye ağaçları ve fıskiyesiyle şehrin ortasında küçük bir vaha gibi, oraya oturup biraz dinlenmek bile başlı başına güzel bir deneyim. En şık olduğum günler buraya gittiğim günlerdi.




Hemen ardından National Museum‘a geçtik, açıkçası en çok beğendiğim müzelerden biriydi. Burada Danimarka’nın en önemli tarihi hazineleri sergileniyor: Tunç Çağı’ndan kalma ve güneşin gökyüzündeki yolculuğunu simgeleyen ünlü Güneş Arabası (Solvognen), 1370’lerden kalma, toprağa gömülmüş haliyle şaşırtıcı derecede iyi korunmuş Egtved Kızı‘nın kalıntıları ve gümüş işçiliğiyle göz kamaştıran Kelt sanatı örneği Gundestrup Kazanı. Viking dönemine ait kılıçlar, mücevherler ve gemi parçaları da ayrı bir bölümde. Küçük bir sır da vereyim: müzeye girerken sol taraftaki lavaboya yönelirseniz bilet almanıza gerek kalmıyor 🙂 Biz bilet almıştık, benden sonar giden arkadaşlarıma da qr kodu yolladım okutmuyorlar. Kendi ikinci gidişimde de qr kodları götürdük yine okutmadılar. Paranız cebinizde kalsın dostlarım.


Sonra Christiansborg Sarayı‘nın oraya gittik. Açıkçası içeriye girmedik. National museum’a ücretsiz grime triğini önceden bilseydim girerdik 🙂 Ama benim gönlümü asıl çalan saray değil, hemen yanındaki Kraliyet Kütüphanesi Bahçesi oldu. Eski bir tersane alanının üzerine 1920’de inşa edilmiş bu küçük ve neredeyse gizli bahçe, ortasındaki havuzu, çiçek tarhları ve gölgeli ağaçlarıyla şehrin tam ortasında inanılmaz bir sükunet sunuyor. Filozof Søren Kierkegaard’ın heykeli de burada, oturup biraz dinlenmek için birebir, sarayı gezip yorulanlara kesinlikle öneririm.

Öğlen molasını Coffee Collective‘te verdik. Burası da abartılmış gibi geldi bana ama iyi diyorlar demek ki ben anlamıyorum 🙂 Ardından Andersen & Maillard‘a gittik. Çırpılmış tereyağı ve eski peynirli o tost var ya, mutlaka denenmeli, gerçekten unutulmaz bir tat. Günün en etkileyici anı ise Church of Our Saviour‘ın sarmal kulesine tırmanmaktı. Yorucu bir çıkış ama kesinlikle en tepeye kadar çıkılmalı, şehri kuşbakışı görünce her şeye değdi.


Sonra Christiania‘ya uğradık, açıkçası hakkında duyduğum onca övgüye göre bende hiçbir şey yapmadı, gereksiz yere abartılıyor bence, çok da beklentiye girmeyin. Turistleri kandırmak için oluşturulmuş bi yer gibi geldi bana 🙂
Sıra Amalienborg Sarayı‘na geldi. Burası aslında dört ayrı sarayın sekizgen bir meydan etrafında dizilmesinden oluşuyor ve ilginç bir hikayesi var: 1750-1760 yılları arasında Nicolai Eigtved tarafından dört farklı asil aile için inşa edilmiş, yani başlangıçta kraliyet ailesine ait bile değilmiş. 1794’te Christiansborg Sarayı bir yangında kül olunca kraliyet ailesi geçici olarak buraya taşınmış ve bir daha hiç ayrılmamışlar. Meydanın ortasında Frederik V’in atlı heykeli duruyor, sarayın kurucusu olduğu için ona ithaf edilmiş. Bugün hâlâ kraliyet ailesinin kışlık ikametgahı olarak kullanılıyor, ilk gittiğimde akşamüzeri nöbet değişimine denk geldik, ikinci gidişimde ise saat 12’de gerçekleşen nöbet değişimi töreni denk geldik. Yani çokta gerekli bir aktivite değil ama özellikle öğlen olan tören baya kalabalık oluyor.
Amalienborg’un hemen batısında ise Frederik Kilisesi, yani halk arasında bilinen adıyla Mermer Kilise (Marmorkirken) var. İnşaatına 1749’da başlanmış ama para sıkıntıları yüzünden tam 150 yıl sürmüş, ancak 1894’te tamamlanabilmiş. Adını da üzerine kaplanan mermerden alıyor. Kubbesi İskandinavya’nın en büyük kilise kubbesi, 31 metre çapında ve Roma’daki Aziz Petrus Bazilikası’ndan ilham alınarak tasarlanmış. Dışarıdan bakınca o devasa yeşil kubbe insanı gerçekten etkiliyor, içeri girip biraz oturmak da güzel bir mola oluyor.

Akşam Bæst‘te yemek yedik, dürüst olmak gerekirse etrafta duyduğum övgüler kadar etkilenmedim, beklentimin biraz altında kaldı. Avrupa’nın 2. dünyanın 13. en iyi pizzacısıymış ama ben beğenmedim… Gecenin geri kalanını tüm kokteylerinin içinde cin olan Gin Bar‘da geçirdik. Bakın burası bir cennet. Her şeyi nasıl bu kadar güzel ve cinli yapabilirsiniz a dostlar.
Ekimde gidemediğim Rosenborg Kalesi‘ne Mart ayında gittiğimde gittim. Bu şehrin kalelerinin saraylarını çok beğendim. Bu sarayında bahçesi çok güzeldi. Burası Kral IV. Christian tarafından 1606-1633 yılları arasında, şehir surlarının hemen dışında bir yazlık ev olarak inşa edilmiş, üç kuleli, Hollanda Rönesans mimarisinin en güzel örneklerinden biri.
Kalenin çevresini saran Kongens Have, yani Kral’ın Bahçesi, Danimarka’nın en eski kraliyet bahçesi, 1606’da kalenin inşasından bile önce düzenlenmeye başlanmış. 12 hektarlık bu alan özenle budanmış çitler, gül bahçeleri ve geniş çimenlik alanlarla dolu, girişi tamamen ücretsiz, Kopenhaglıların piknik yapmak için en sevdiği yerlerden biri. İçinde Hans Christian Andersen’e ait bir heykel de bulunuyor.

İkinci gidişimde, yani Mart’ta, listeye ekstra güzel duraklar daha ekledim: Reffen, Tivoli Food Hall ve Hangaren. Reffen, eski, terk edilmiş bir tersane ve endüstri alanının üzerine 2018’de kurulmuş, bugün Kuzey Avrupa’nın en büyük sokak lezzetleri pazarı unvanını taşıyor. Renkli konteynerlere yerleştirilmiş 30’un üzerinde yemek standı, 10’a yakın bar, birkaç atölye ve kendi bünyesinde bir bira fabrikası var, hepsi limana bakan devasa bir açık alanda. Tacodan Afgan mutfağına, deniz ürünlerinden, sokak lezzetlerine kadar dünyanın dört bir yanından tatları bir arada bulmak mümkün, akşamüstü gidip gün batımını da izleyerek yemek yemek için birebir bir yer, arkadaş grubuyla paylaşarak gezmek çok keyifli.
Hemen aynı bölgede, Refshaleøen’de yer alan Hangaren ise bambaşka bir enerji sunuyor, burası aslında bir teknoloji/elektronik müzik kulübü. Şehir merkezinden biraz uzak, eski bir hangar binasında konumlanmış, hem kapalı hem açık alanı olan ferah bir mekan. Hafta sonları tanınmış DJ’lerin sahne aldığı geceler oluyor, biletleri önceden almakta ve erken gitmekte fayda var çünkü kuyruklar uzayabiliyor. Gündüz Reffen’de yemek yiyip akşam Hangaren’de dans etmek, Refshaleøen bölgesini bir günde hem lezzet hem eğlence açısından tam anlamıyla değerlendirmenin yolu.
Tivoliye gidemediğim için en azından food hall’ine giedlim dedik. Tivoli Food Hall’un en büyük artısı, çeşitliliği. Klasik burgerlerden gurme pizzalara, sushi’den ramen’e, hatta Danimarka’nın vazgeçilmezi smørrebrød’a kadar geniş bir yelpazede seçenek bulmak mümkün. Kahvaltıdan akşam yemeğine kadar her öğün için açık olan mekân, hem hızlı bir öğün arayanlar hem de biraz daha keyifli bir yemek deneyimi isteyenler için uygun.
Kopenhag gezilerimin en büyük ironisi: Kopenhag’a iki kere gittim ve ikisinde de Tivoli Bahçeleri‘ne bir türlü giremedim. Dünyanın en eski lunaparklarından biri, hatta Walt Disney’e ilham verdiği söyleniyor, şehrin göbeğinde duruyor, her seferinde “bu sefer kesin gideriz” diyoruz ve hep kapalı tarihe denk geliyorum Sanırım üçüncü Kopenhag gezimin tek amacı Tivoli olacak, kader böyle bir şey demek ki 🙂
Ama belki de bir şehri “bitirmemek” ona geri dönme bahanesi bırakmak demek, ben de öyle düşünüyorum. Kopenhag’dan ayrılırken bildiğim tek şey, bu vedanın kalıcı olmayacağıydı, çünkü Mart’ta tekrar döndüm.
Gezilerimin ayrıntıları için beni instagramdan takip edin. Orası daha eğlenceli ve renkli 🙂
2 Yorum
Yağmur zengin
Okurken hem Kopenhag’ı yeniden gezdim hem de seni dinliyormuşum gibi hissettim Bilgi dolu ama bir o kadar da eğlenceli, tam senlik bir yazı olmuş. Üçüncü gidişte Tivoli artık şart
şeşit
Artık tivoli kapalıysa gitmem 🙂