TANRILARLA DANS: ATİNA
Sevgili dostlarım bu yazımızda sizlerle beraber Atina’ya gidiyoruz. Herkes hazırsa bilet alma maceramızdan dönüşümüze kadar yine tüm hikaye burda. Atina biletini deccal arkadaşlarım yüzünden bir anda aldık. Biri telefonla biri bizzat fiziki olarak rahatsız ederek bilet aldırdılar 🙂

Atina’ya uçağımız İzmir’den 19.10’da kalktı. Uçuş 33 dakika sürüyor inanılmaz bi şey. Uçakta Esra Aşka Yürek Gerek şarkısının Yunanca kısmını ezberelemeye çalıştı ajsadh. Kardelen de Yunanca cümleler ezberlemek için notlar aldı not defteri getirmiş bunun için yanında 🙂


Adalara gitmekten daha kolaydı gidiş bu arada. Havalimanından metro ile gidişte var fakat biz akşam gittiğimiz ve vakit kaybetmemek için Bolt uygulaması ile otele geçtik. Psiri bölgesinde kaldığımız otele toplam 43 euro tuttu ücreti. Oteli soran olursa yazarım fakat otelin yerini beğenmedik. Yani bulunduğu sokağı bğenmedik yoksa Monstraki Meydanı’na 15 dakika mesafede.
Otele varınca hemen bi kıyafet değişimi makyaj yapıp attık kendimizi sokaklara. Acıktığımız için hemen tabi ki gyros yedik. Street Souvlaki de yemeğimizi yedik. Bu yediğim gyros ise adalarda yediğim neydi benim. Kesinlikle Atina’da yediğim daha güzeldi. Ardından kendimize bi şeyler içecek yer aradık. Öncelikle bi kaç yer gezdik. The Clumsies adlı mekana gittik ve yeterli kalabalığı görmediğimiz için çıktık. Sonradan öğrendim ki burası öyle sıradan bi bar değilmiş, Dünya’nın 50 En İyi Barı listesine 2015’ten beri neredeyse her yıl giriyormuş, hatta bir ara üçüncü sıraya kadar çıkmış. İki barmen arkadaş — Vasilis ve Nikos — krizin ortasında viran bi binayı üç katlı bi keyif tapınağına çevirmişler. Neyse ki ertesi akşam tekrar gittik:) Ardından Esra bizi Brettos adlı ünlü olduğunu söylediği bir mekana götürdü. Neden meşhur olduğunu anlamadığım küçücük ve içi fıçı kokan bi yerdi ve koşarak uzaklaştık. Ama itiraf edeyim, meğer Atina’nın en eski distilerisiymiş burası, 1909’dan beri aynı yerde duruyor. Kurucusu Mihail Brettos, tarifleri İzmir’den getirmiş, o yüzden içindeki ouzo ve likörler hâlâ o eski tariflerle yapılıyormuş. Duvarları tepeden tırnağa rengarenk aydınlatmalı şişelerle kaplı, fotoğraf çekmek için Akropolis’ten sonra en çok tercih edilen yer denebilir. Belki bi dahaki sefere biraz daha sabırlı davranıp bi ouzo denemeliyiz, koşup kaçacağımıza 🙂

Ardından Baba au Rum‘a gittik güzel birer kokteyl içmek için. Güzeldi beğendik ve birer drink içtik. Burası da göz ardı edilecek bi yer değilmiş meğer, 2009’dan beri açık ve arka arkaya 12 yıldır Dünya’nın 50 En İyi Barı listesindeymiş. Adından da belli olduğu gibi rom üzerine kurulu bi konsept, arka barında 400’den fazla rom çeşidi varmış. Kurucusu Thanos Prunarus’un felsefesi “basit ama derinlikli” imiş, mekanın 60’lardan kalma retro havası da cabası. Bi drink içip geçtik ama meğer saatlerce oturulacak bi yermiş

.Ardından yolda geçerken gördüğümüz Blue Bird isimli yere gittik. Bence burası lokallerin gittiği bi bar daha çok. Küçük ama samimi bir yerdi. Beni tanıyanlar bilir ki ben hep aynı yerlere gitmekten hoşlanırım.Meğer Ipitou sokağının tamamı böyleymiş, dar bi yaya sokağı ama üstü baştan aşağı barlarla dolu, yerel halkın “gizli hazinesi” diye tabir ettiği bi köşe. Blue Bird da tam bunun ortasında, gündüz sakin akşam kalabalık bi konsept.Bluebird garsonundan, barmenine, müşterisine kadar aşırı eğlenceli bi yerdi. Bütün gece orada dans ettik. Gitmek isteyenler için belirteyim ki küçücük bi yer. Herkes o kadar dip dibe dans etmekten hoşlanmayabilir.

Sabah kalktık ve Viyana kapısı gibi üst üste kırk tane koruma olan pencere vardı açamadık. Kahvaltı için tabi ki souvlaki yedik 🙂 Neresi derseniz Souvlaki Kostas. MÜ-KEM-MEL.
Ardından bi kilisenin önünden geçerken yine bir düğüne denk geldik. Ve bilin bakalım düğün kimin değil 🙂 BENİM.
Sonra Esra dedi ki ben Acropolis‘e daha önce gittim siz gidin. O kendi başka müzelere gitti. Entel biridir 🙂 Biz de Kardelenle tam bir turist olduğumuz için Acropolis’e gittik. Allahtan erken gitmişiz. Hem sıcak hem yüksek çıkılması öğlen zor ve sıkıcı olur. Ayrıca New Acropolis Museum tarafından girerseniz uzun sıralara girmezsiniz. Bunu da size herkes söylemez kıymetimi bilin.


Acropolisten sonra Esrayla buluşup Frappe içtik bir Yunan klasiğiii. Sonra otele geçerek güzelleştik ve Tavernaya gittik. Tabi ki Plaka bölgesindeki Geros Tou Moria tavernasına. Adamlar şarkıları Yunanca söyledikçe biz Türkçesini söyledik ahahah. Ama çok eğlendik. Bi ara dansa kaldırdılar bizi.
Ardından alevli dansların göbeğine BOO Coctail Bar‘a gittik. Mekan güzeldi. Dans eden hanım abla da:)
Veee sonra tabi ki Önce The Clumsies ve ardından Blue Bird’e gittik. Yine saatlerce dans ettik.Sonra Burger Disco Club’a gittik. Yunan gece hayatını seviyorum galiba. Yazarken fark ettim. Sürekli dans etmişiz 🙂
Sabah otelimizden çıktıktan sonra The Brunchers‘a kahvaltıya gittik. Sonra da bitik bir şekilde havalimanına gidip uçağımızı bekledik.
Atinaya tekrar gider miyim? Giderim. Çünkü neden aynı yerlere tekrar tekrar gitmeyi seviyorum ve Yunanlarla aynı eğlence zevkine sahibiz 🙂 Yeni yazılarımda görüşmek üzere. Yorum yapmayı unutmayınnn